Yazar :
Cemal BIYIK, Kamil KARATAŞ
Özet : Çünkü Türk devletlerinde insan daima üstün tutulmuş ve insan haklarının hâkimiyeti her zaman korunmuştur. Türk tarihinin hiçbir döneminde köleliğin esas alındığı bir hukuk anlayışı bulunmadığından, toprakta çalışarak üretim yapan çiftçi ve köylüler toprakla birlikte alınıp satılan bir mal niteliğinde görülmemiş; bunun yerine ürettikleri üründen belirli bir oranda vergi veren üreticiler konumunda olmuşlardır. Toplumsal adaletin ve barışın temeli olan toprak mülkiyeti anlayışı ile bunun yönetimine ilişkin uygulamalar bozulmadığı sürece, devletin varlığı ve bütünlüğü korunmuş; toprak yönetimi bozulduktan sonra ise çözülme ve çöküş süreci başlamıştır. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti de, toprak yönetimindeki fiilî bozulmanın en üst düzeye ulaştığı bir dönemde kazanılan İstiklal Savaşı sonrasında kurulmuştur. Osmanlı döneminin son zamanlarında dış ve iç baskılar sonucu giderek zayıflayan devlet otoritesi, ancak Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla yeniden sağlanabilmiştir. Yeni dönemde, Medeni Kanun temel alınarak taşınmaz mallar için mülkiyetin kesinliği (mutlak mülkiyet) esası benimsenmiş ve bunun doğal bir sonucu olarak kadastroya dayalı Tapu Sicillerinin tesisine başlanmıştır. Bu uygulamayla, taşınmaz mal mülkiyeti konusunda Medeni Kanun öncesinde var olan haklara aynen riayet edilmekle birlikte, yeni birtakım prensipler doğrultusunda parsel tespiti ve sınırlandırma işlemleri sürdürülmüştür.
Türk ulusu, tarih boyunca yaşadığı geniş Dünya coğrafyasında çok sayıda alfabe
kullanmış ve halen de kullanmaktadır. Bu süreç içerisinde düşüncelerin ifadesinde han
gi yazı türü veya hangi dil kullanılırsa kullanılsın, bazı değer yargılan fazla değişme_
miştir. Taşınmaz mal mülkiyeti anlayışı da değişmeyen değerlerdendir. Coğrafyanın,
üzerinde yaşayanlann cilt rengini bile zamanla değiştiıdiği bilinmektedir. Taşınmaz
mal mülkiyetindeki değer yaıgısının değişmemesinin en büyük nedeni, uygulanan sis
temlerin adalet anlayışıyla alakalıdlı.
Anahtar Kelimeler :
Kaynak :